26 Haziran 2013 Çarşamba

Teşekkürler…



     Gebeliğim boyunca destek ve bilgisini esirgemeyen, kendime güvenimi kazandıran, sabırla her soruma cevap veren, doğumdaki emekleri ve güler yüzü ile doktorum Prof. Dr. Aydan Biri'ye teşekkürlerimi iletiyorum. Kulakları çınlasın :) Ki doğumdan sonra sürekli bir meme problemiyle arayıp duruyorum ki sabırına hayranım her hafta muayenehanesinde hastalarının arasında benimlede uğraşmaya devam ediyor. Daha sonra gebe koçu gibi çalışan güler yüzlü Fatma ebemiz var ki buradan sevimliliğini anlatmam zor. O da meme ucumu çıkarmak ve emzirmeyi başarmam için az uğraşmadı. Ve Balgat Koru Hastanesi personeline tek tek teşekkür edemesemde hepsi ayrı ayrı güleryüzlü ve yardımseverdi. Doğduğu gün oğlumu sünnet ettirdiğimiz için üroloji doktorundan çocuk doktoruna hepside çok cana yakın ve güler yüzlüydüler. Hepsinin kulağı çınlasın :) Hastane ise olanakları ile beni yeterince tatmin etti. Sancı ve doğum odasının bir arada oluşu, oğlumun hemen yanımda kontrol edilip benden ayrılmayışı benim için çok önemliydi. Aynı zamanda acil durumlar için yenidoğan yoğun bakımının olması da çok rahatlatıcıydı. Ama doğumdan sonra süslü püslü gelen loğusa şerbetini çabuk geri götürdüler :) Aynı gün 4 erkek çocuk olunca yetmedi galiba diğer doğuma yetiştirmek için bardaklarımızı çabuk aldılar elimizden :) İşin espirisi bir yana emegi geçen herkesin kulağı çınlasın teşekkür ediyorum buradan...

      Tabi doğum boyunca yanımdan hiç ayrılmayan, hatta doulalık yapan huysuz eş, acemi ama süper babaya da çooooook teşekkürler.

ANNE

Ve sonrası…



     Çatlayan meme uçları (ki doğuma son iki ay kala başlamıştım göğüs ucu kremlerine), göğüste ağrılar, mastit ile gelen ağrı ve ateş, kocaman olan ve belimin taşımayı reddettiği göğüslerde cabası. Kadınlar birde doğumdan korkuyor siz asıl emzirmeyi görün. Korkacaksanız emzirmeden korkun, inanın doğumdan daha zahmetli. 
Gebelikte her ay kontrole gidiyorduk doktora, doğumdan sonra üç güne bir mememdeki bir sorun için gittim hastaneye, doktorum ve ekibi doğumdan daha çok uğraştılar memelerimle. Ve halada uğraşıyorlar…

Ben problemli göğsüme inat emziriyorum ve oğlumda acıyan mememe inat emmeye devam ediyor…….

ANNE

Emzirme…



     Aslında ilk emzirme sırasında da yalnız olmak istemiştim ama anneleri bu kadar tutabildik. Neyse…
Emzirecektim ama benim meme uçları hooop! yok oluvermişti. Normalde dokununca fırlayıveren meme uçları nazlanıyordu ve kendini içe çekmişti. Ben kanter içinde doğum yorgunu ve tecrübesiz oğluma memeyi vermeye çalışırken mememe kaç elin dokunduğunu kaç kişinin mememin neresinden tuttuğunu hatırlamıyorum bile. Sanırım çabamı gören herkes en az bir kere el attı mememe. Annelerin süt yok, süt gelmedi şeklindeki telefon görüşmeleride eklenince sonunda sinirlerime hakim olamayıp koyuverdim gözyaşlarımı. Gıkımı çıkartmadan doğumu atlatmıştım ama emzirmede takılıp kalmıştım. Meme ucum olmasa da sütüm vardı aslında akmıyordu ama damlıyordu ki olması gerektiği gibiydi aslında. Okuduğun kitaplarda ve katıldığım eğitimlerde ilk gün yarım çay kaşığı süt gelse yeter diyorlardı ve benimde yarım çay kaşığından fazlaydı aslında gelen. Ama gel bunu anlat. Öyle ki annem ne dediyse uzun bir süre her arayan sütümü sorar olmuştu. Bunlara hazırlıklıydım, kulak asmayacaktım aslında ama insan ister istemez etkileniyor işte. Bu arada ziyerete gelenler tebrik telefonları derken gece olup refakatçılarımda uykuya dalınca baş başa kaldım oğlumla ve ilk kez gerçek anlamda o an emzirdim oğlumu. Aslında süt yokluğu, meme ucunun çıkmaması falan değildi engel. Biz oğlumla baş başa kalınca, rahatladık ve bu sayede emzirebildim bebeğimi. Neymiş ders olsun doğum yapıp emzirdikten sonra haber veriliyormuş eş dosta. Kimse kötülüğünden değil ama benim gibi sakin kafayla rahat ediyorsanız en güzeli yalnız kalmak.

ANNE

Veee mutlu son!



     Sıra geldi doğum hikayemi anlatmaya. Ne zamandır sabırsızlanıyordum, bir türlü fırsat bulamadım yazmaya. Ki seviyorum anlatmayı çünkü her şey tam da hayal ettiğim gibi oldu. Sakin, huzurlu, kaygısız ve güvenle yaptım doğumu.

     Bir çok şey insanın elindedir aslında. Korkularımız, inançlarımız şekillendirir çoğunlukla olayları. Ben hep doğumun kolay olacağına inandım. İnsanlığın var oluşuyla birlikte kadınlar doğurabiliyorsa ben de yapabilirdim. Kendime, doktoruma ve ekibine de güvendim hep. Korkulara kapılmadım. Normal ya da sezeryan bu doğum olacak bir şekilde. Her iki şekilde de az ya da çok ağrı ve acı olacaktı elbette. Ben hep normal doğum olmasını istiyordum tabiki tıbbi bir gerekçe olmadığı sürece. Ben hep olumlu düşündüm ve güvendim kendime. Tabi doktorunuza da güvenmek en önemlisi. Çünkü gebelik ve doğum benim için çok yabancı. Benim bu kadar cahil olduğum bir konuda işin uzmanlarının olduğunu bilmek tüm endişelerden kurtarıyor insanı. Ki siz ne kadar pozitif iseniz etrafınızdaki insanlar da o kadar rahat oluyor, o kadar iyi yapıyorlar işini. Sonuçta onlarda insan. Ki doktorum demişti senin doğumun kolay olacak diye. Bende "evet biliyorum!" diye cevap vermiştim. Ama sonuçta o doktorumdu ve bana gaz veriyor olabilirdi. Ama hayır daha sonra hastane ekibi ile tanıştım. Onlarda bana aynı şeyi söyledilir. Son olarak da doğuma gittiğimde kontrolümü yapan nöbetçi doktor da aynı şeyi söyledi beni gördüğünde. Güler yüzlü pozitif insanların doğumu kolay oluyor dedi. 
Sonuçta acı görecelidir. Acı herkeste aynı olsada herkesin hissettiği farklıdır. Bu farkı ise sizin kafanızda kurduklarınız belirliyor.

Beklemeye devam…





39+2 hafta olmuştu, kontrole gittik. Açılmada bir gelişme yoktu, 2 cm idi hala ama rahim incelmişti. Bekleyelim dedi doktorum. Aman Allahım ağzından bal damlıyordu. Bugün yarın kendiliğinden gelecek gibi dedi. Bir gün öncesi eşimle yaşadığım tatsızlığın üzerine doğuma girmek istemiyordum ve en önemlisi doğumgününe oğlum karar versin istiyordum. Bekleyecektik.
Moralim yerine gelmişti.

ANNE

Ben belki de bir gün sonra doğum yapacağım eşimin işleri var…




    Ben doğuma doğru geçen her gün biraz daha endişelenirken eşim mesaideydi yine. Bize daha çok zaman ayırması için çalışması gerekiyormuş. O an ne kadar ihtiyacım olduğunu görmüyordu her zamanki gibi. Ben telefonda hala işte olduğunu öğrenince bozulmuştum, bekliyordum ve ertesi gün ne yapacağımızı konuşmak istiyordum. Beni hüngür hüngür ağlatacak bir telefon konuşmasının ardından eve gelen eşimde bir tavır bir kapris yarabbim yarın doğuracak sanki kendisi. 
Evde misafir anne ve babalarımız oğlumu karşılamaya geldiler, çaktırmadan ağlıyorum.
Yatağa küs girmek istemeyen eşim attı yere battaniyeyi, yerde yatacakmış. İki gündür çok kızmışım ona. Oysa o elinden geleni yapıyormuş. Saatlerdir ağlıyorum ve ağlatmak istemiyormuş aslında beni ama ben buna izin vermiyormuşum.

O an evliliğim, aşkım, sevgim hepsi gözümün önünden geçti. Aşkla nefret arasında ince bir çizgi var derler. İşte ben o ince çizginin üzerindeydim o an. Haklı bile olsa (ki değildi) karnı burnunda, doğurdu doğuracak olan biricik eşine bu kadar gözyaşı döktürmenin ne alemi vardı. Yaşadığım stresin, endişenin sinirini bile çıkarsam bu günümde alttan alabilir, idare edebilirdi. Bu kadar hatrım bile yok muydu?

"Dost kara günde belli olur" şu durumda bile kendini düşünüyor beni hiç umursamıyorsun dediğimde fark etti koca karnım ile yaşadığım stresi. Hatasını fark etmişti ama kırılmıştım. Aşkım zedelenmişti sanki. Hiç bir şeyin eskisi gibi olmayacağını düşünmeye başladım. Bu koca çatlak ile nasıl yürüyecek ilişkimiz diye düşünerek daldım uykuya.

ANNE

Mutlu sonun ilk habercisi...




38+2 hafta ile her an gelmesini beklemeye başladık oğlumun. Ve kontrolümüzde 2 cm açılma var dedi doktorum. Nişan düşmüştü.
Aylardır beklediğim hayalini kurduğum an geliyor muydu? Önce heyecanlandım. Hiç bir belirti yoktu, beklemiyordum. Bir hafta daha bekleyip sonra suni cancı ile başlatalım doğumu dedi doktorum. Ya da bekleyebilirdik. Ama ben emindim beklemeyecekti bir hafta. Nede olsa benim oğlum. Sabırsız olmalıydı :) Eşim ise kontrolden 3 gün sonra 12 Mart'ta olmasını umuyordu, kendi doğum gününde. Ama oğlum doğumgününü kimseyle paylaşmak istemedi ve babasına doğumgününde gelmeyerek sürpriz yaptı. Kontrolün üstünden, cumartesiden cumaya bir hafta geçmişti fakat oğlumdan hala bir belirti gelmiyordu. Biraz endişelenmeye başlamıştım. Her şeyin doğal bir süreçte kendiliğinden olmasını istiyordum ve özellikle de sezeryan olmak istemiyordum. Stres ve endişe artmaya başlamıştı bende. Bir gün sonra ya suni sancı ile doğumu başlatacaktı doktorum ya da bekleyecektik ve bu karar tamamen bana aitti.

ANNE

Konuştum. anlattım, istedim, bekledim!…




Jestler bekledim altüst olmuş midemin yarattığı kafa bulanıklığımı birkaç dakikalığına unutturacak, her saniye beni başka başka duygular içine sürükleyen kalbimdeki tufanı anlıkta olsa unutturacak şeyler. Güzel sözler duymak için neler neler yapmadım ki fark bile etmediği şeyler.

Son üç ay!…



    En zor diye tabir edilen ama benim için en rahat geçen aylar. 

Kadınlık mı Annelik mi?




Evrim Sümer'in bir yazısının başlığıydı bu.
Kafama takıldı.
Bir anda derdimin kaynağını keşfettim bu soruyla aslında. Anneliğin heyecanı, mutluluğu yanında mini bir burukluk vardı nedenini anlayamadığım. Yeni bir sıfatım oldu derken kadınlık sıfatını kaybediyormuşum gibi hissettiğim içinmiş içimdeki burukluğun nedeni.

Annelik sıfatı ile değişiyor kadınlık algısı sanki. En azından bizim evdeki hava bu yönde esiyor.
Öyle ki bir türlü anlatamadım eşime sevişmenin bin bir türlü halini.

Sevişmenin okşanmak, öpüşmek, dokunmak da olabileceğini, aldığım kilolara, kalınlaşan belime, irileşen kalçama rağmen hala bir kadın olduğumu hissettirmek de olababileceğini bir türlü anlatamadım.  Vücudumda ki değişimler, olmayan kıyafetler, kullanılmamaktan kuruyan maskaralar, memelerimi sığdıramadığım sütyenler, rafa kaldırılan topuklu ayakkabılar ile dişiliğimi, seksepalimi kaybetmenin verdiği ızdırap yetmiyormuş gibi eşiminde bir kadınmışım gibi davranmaması cabası.

Güzel sözler, özenle hazırlanmalar, traş olmalar, iltifatlar, mumlar, hediyeler yalnızca yatağa atma taktikleri olduğunu öğrenmek için hamile kalmak gerekiyormuş meğer.

ANNE

Hatırladım bakmakla görmenin farkını bir kez daha!...




    Sabah kalkınca uzun saatler aç kalmanın intikamını almadan midem, bir şeyler yemeye çalışıyorum her zaman. Uyandıktan sonra dakikalarla yarışıyorum bir şeyler atıştırmak için. Geç kalırsam midem kazanıyor. Ya yediklerimi burnumdan çıkartıyor ya da bir sonrakileri yememe izin vermiyor. Ben kazanırsam bir sonraki acıkmaya kadar rahatlayabiliyorum. Öyle ki mideniz bulanırken bir şeyler hazırlamak ve ne yiyeceğine karar vermek başlı başına bir marifet. Kimi zaman ne yiyeceğim derken, kimi zamanda yiyecek bir şeyler hezırlarken yetiştiremeyip zamanı, kaybediyorum yarışı. Çoğunlukla da kaybeden taraf ben oluyorum. 
Tüm bunlar yaşanırken eşim ne mi yapıyor? Topu topu haftanın iki günü birlikte kahvaltı yapma fırsatımız olmasına ragmen onu beklerken hep midem kazanıyor yarışı. Midemden rüşvet almış gibi hep ondan yana, hep ona destekçi.

Beni mutlu edecek yalnızca iki elmaydı oysa!…




Ben öyle sürekli bir şeyler aşeren bir gebe olmadım. Midemi rahatlatmak ve ayakta kalmak için zorla yedim. Mevsiminin dışında şeyler de istemedi canım. Bir dafasında canımın istediği midemi rahatlatan yeşil elmayı bile almaya gitmedi eşim. Önce biraz sonra dedi, yorgundu, sonra ise evden çıktı ve gelmedi.

Unutmuştu!...

Sanmıştım ki "hamileyiz" diyecek!...




22. haftanın en güzel yanı ise içimdeki kıpırtıyı paylaşabilmek olacağını düşünüyordum. Aylardır bendeki değişimlere dışarıdan bakan, bendeki fiziksel, duygusal ve zihinsel değişimlere yalnızca seyircilik eden eşimi de dahil etmek gebeliğime. Sevgilisinden hamile kalıp bebeğini tek başına doğurmaya karar vermiş bekar anneler gibi kendimi yalnız hissediyordum ki bir umut doğdu içime. Artık eşimde oğlumun içimdeki varlığını hissedebildiğine göre "hamileyiz" diyebiliriz artık diyordum ki.
Hiçte öyle olmadı. Bir türlü dahil edemedim gebeliğime onu. Çocuk istiyordu aslında, hatta benden bile çok. Sanmıştım ki "hamileyiz" diyecek, bir anne adayı olarak şimartılacak, yıllardır zevk almadığı hediye alma olayını abartacak, eskisinden daha çok iltifat edip beni yere göğe sığdıramayacak, öpücük yağmuru altında sırılsıklam ıslatacaktı beni.

Güzel hayallermiş…

Ben her yediğimi çıkartmaktan yorulmuş, tuvalete gitmekten uyuyamazken o benden daha yorgun ve bıkkın sanki. Her daim benden önce kalkan kocam daha çok uyur oldu. Ben aylardır eve kapanmak zorunda kalmış vücudumun bana yaşattığı zorluklarla savaşırken güç almayı beklediğim, yüzümü güldürecek, kaybettiğim enerjimi bana geri verecek diye beklediğim kocam aynı şeyler benden bekler gibi. Sıkkın, enerjisi düşük, bıkmış; tüm sıkıntılara, değişimlere ayak uydurmaya çalışan kendisiymiş gibi.

ANNE

İçimde sağlıklı ve güven içinde olduğunu bilmenin verdiği hazzı engelleyen, keyif ve huzuru vaat edip vermeyen Rixos gibi vücudum!...




Evet! İkinci üç aylık dönem. Bir çok kadının balayı dediği dönem.
Aynı düğün sonrası balayımız gibi. Eşimle dinlenmeyi umut ettiğimiz, en iyi otel markalarından birisi olarak düşüp, vaatleri ile bizi cezbeden Rixos gibi tam bir fiyasko. Ettikleri vaatleri almak için kavga edip, '"beğenmiyorsan çek git" tavırları ile dinlenelim derken daha çok yorulduğumuz balayı gibi; gebeliğimin balayı olarak tabir edildiği bu ayları. 
Baş ağrıları, sıklığı azalsa da devam eden bulantılar, daha önceden de var olan ve gebelikle çekilmesi daha da güçleşen bel fıtığı, benim bir umutla beklediğim balayımı iyice nahoşlaştırıyor.

Oğlumun hareketlerini ise  daha iyi hissediyorum. İçimde sağlıklı ve güven içinde olduğunu bilmenin verdiği hazzı engelleyen, keyif ve huzuru vaat edip vermeyen Rixos gibi vücudum. Tam dinleneceğim derken daha  yorgun, daha bitkin…

ANNE

Fark etmez demeyin!



Sıra cinsiyetini öğrenmeye geliyor. Fark etmez demeyin! Tabiki öncelikle sağlıklı olsun. Ama her iki cinsiyetinde getirdiği ayrı ayrı sorumluluklar var.

Sizinle bir bütün, sizden bir parça ama bambaşka bir birey var içinizde!...




Bir anda içimde bir kıpırtı oluyor. 
Nabız atışı gibi cansız ve minik bir kıpırtı. 
Bir mucizeye tanıklık etmenin şaşkınlığı ile aydınlanıyor insanın yüreği.

Sözde ferahlatıcı ve rahatlatıcı, nane aroması!…




    Birgün bulantı ve kusmalar tavan yaparken bir gün sonra geçivermiş gibi oluyor. Yaz yağmuru gibi gelip geçiveriyor iyi hissettiğim günler, saatler. 12 haftayı geride bırakmanın haklı gururu ile geride bırakmayı beklediğim bulantılar daha da şiddetleniyor bana nisbet yaparcasına. Migren azıyor, migren ile birlikte mide de azıyor tabi. 
Oysa migren şikayeti olan kadınların %90'ı gebelikte migren şikayetleri azalırmış, %10'luk grup içine girmenin ne gereği var şimdi!.

Daha iki yıl önce baş ağrıları için tedavi görmüş ve ağrılarından kurtulmuş birisi olarak unutmuşum baş ağrılarını ne güzel.

Zamanla ağrılara da alışıyorum. 16. hafta ile midem rahatlamaya başlıyor az biraz. Tam olarak kurtulmasam da kokular eskisi kadar iğrenç değil artık. Tabi hala nefret ettiğim, bir türlü yıldızımızın barışmadığı kokular da var.
Nane mesela.
Diş macunları, mide ilaçları hepsi nane aromalı. Sözde ferahlatıcı ve rahatlatıcı. Benim için değil tabiki!. Özellikle diş macununda tek aroma, alternatifi yok. Midemi yanmadan kurtaran ve bulantılarımı rahatlatan ilaç da nane aromalı olunca iş çığrından çıkıyor. Hem iyi geliyor hemde içinceye kadar akla karayı seçiyorum.

ANNE

Bozuk paradan yatak yapabileceğimiz boyutta bir insancık!...




    Daha önce bir kalp atışı, bir kıpırtı olarak gördüğümüz bebeğimiz 10. haftada minyatür, mini mini bir insancık oluverdi. Bozuk paradan yatak yapabileceğimiz boyutta bir insancık. Her hafta yeni bir isim taktığınız ve bu isimlere baklagillerden başladığınız bir süreç bu zamanlar. Sırasıyla mercimeğim, börülcem, fasulyem, barbunyam derken meyvelere sıra geliyor üzüm tanem, eriğim ve portakalım derken büyüyor.

Ekrana bakarken önce yabancı geliyor. Sanki belgesel izler gibi. Sonra bir anda fark ediyorsunuz etrafı. Burası bir kadın doğumcunun muayenehanesi ve siz karnınızı açmış uzanıyorsunuz. O ekranda belgesel izler gibi izlediğiniz insancık ise sizin içinizde büyüyen sizin bebeğiniz.

ANNE

Kitaplarda anlatılanlar, televizyonda sunulanlar gibi kutsal ama kolay değil asla!...




Yüce Yaratan Cenneti anaların ayağının altına bedavaya sermiyor. Rahme düşmesi ile başlıyor dertleri, sıkıntıları.
Yanlış anlamayın sitem etmiyorum.
Asla!
Oğlumu sağlıkla alayım yeterki kucağıma, razıyım bulantılara, yanmalara, kusmalara, halsizliklere,  batmalara ve daha nicesi sıkıntılara.
Sadece kolay olmadığını söylemek istedim. Kitaplarda anlatılanlar, televizyonda sunulanlar gibi kutsal ama kolay değil asla. Ki ben henüz bebeğini kucağına almaş bir anne değilim, yalnızca gün sayan bir anne adayıyım o kadar.

Merhaba,



Biz paylaşmak istedik!…
Biliyoruz ki,
Paylaştıkça artar umutlar, uzaklaşır kara bulutlar.
Paylaştıkça artar sevgiler, sel olur mutluluklar.
Paylaştıkça artar zenginlikler.
Tüm güzellikler paylaştıkça artarken, tüm çirkinlikler azalır.
Paylaştıkça anlamlanır anlar, paylaştıkça artar sevgiler, paylaştıkça zaman değerlenir, paylaştıkça tatlanır yemekler…
İnsan oğlu paylaştıkça zevk alır hayattan…
Bu nedenle paylaşmak istedik duygularımızı, böylece artacak içimizdeki mutluluk; bu nedenle paylaşmak istedik sıkıntılarımızı, kırgınlıklarımızı, böylece atacağız içimden üzüntülerimizi.
Şimdiden teşekkür ederiz mutluluğumuza ve üzüntülerimize ortak olup bizi huzura götürdüğünüz için.

Ben acemi bir anne, ben acemi bir baba ve oğlumuz Bartu...




Resim yapar, fotoğraf çekerim, pastalar süsler, kurabiyeler hazırlarım, okurum, tasarlarım, keserim, dikerim, araştırırım, denerim, tadarım, çalışırım, merak ederim. Çok gezen bilir felsefesi ile bol bol gezer, sırt çantasında yaşarım. Hala küçük bir kız çocuğu gibi çiçek toplar, ağaca tırmanırım. 

Şu aralar ise; oğlumun gülücükleri ile sabahlara merhaba dediğim için mutluyum, o mışıl mışıl uyuduğu için huzurluyum, oğluma iyi bir anne olabilecek miyim diye endişeliyim, kaybedeğim çok değerli bir evladım olduğu için korkağım, gelecek için meraklıyım, neyi nasıl daha iyi yapabilirim diye araştırmacıyım, anne ve kadın olduğum için duygusalım, her anne gibi paranoyağım, hayatımdaki hiç bir anı kaçırmamak için aceleciyim, öğrenecek çok şeyim olduğu için cahilim, yani bir ANNE'yim…

                                                  .........................................................

Çalışırım, okurum, araştırırım, yazarım, ara sıra gezerim, sonra yine çalışırım, okurum, araştırırım, yazarım, çalışırım, okurum, araştırırım, taki eşim küçük bir kız çocuğu gibi ilgi için mızıldayana kadar. Bir çılgının peşinde deli divane dolaşır, dururum.

Şu aralar ise; eve gelip meleğin dünyalara değer gülücüğünü görmek, banyo yaptırmak, cennette oyunlar oynamak için sabırsızım, eve gelip de yeni uyuduğunu öğrendiğimde uyandırıp oynamak için eşimin gözlerine bakan ve tabiî ki gördüğü haşin bir ifade ile geri adım atan, elinden oyuncağı alınmış gibi burulan yaramaz ufak bir çocuğum, kucağımda bir melek uyurken zamanın öylece durmasını uman bir hayalperestim, mutluluk ve huzurla dolu bir adamım, meleğin ağlaması ile endişelenen, bazen eşimi çıldırtacak kadar titiz ve paranoyak olan bir korkağım, ona mutlu bir gelecek hazırlamak endişesi ile dolu bir meraklıyım, araştırmacıyım, yani bir BABA’yım…

                                                  ............................VE.............................

   Cennetten getirdiği kokusu ile bu dünyada bize cenneti tatdıran melek, yani EVLAT'ımız...